Sokrates | Tarihi Değiştiren Konuşma

‘Sizin istediğiniz gibi konuşup yaşamaktansa, kendi istediğim gibi konuşup ölmeyi tercih ederim.’

MÖ 470-400 yılları arasında yaşamış olan Sokrates bugün insanlık tarihinin en saygın kişilerinden biri olarak tanınıyor. Tarihçiler, Sokrates’in kimliği konusunda bir karmaşa yaşasa ve her biri kendine göre bir Sokrates kimliği oluştursa da Sokrates’in felsefî kimliği, Atina’nın Beş Yüzler Meclisi’nde yargılandığı ve burada yaptığı meşhur savunma konularında herkes hemfikir. Çoğu tarihçi, yargılama yetkisine sahip bir kurum önünde gerçek anlamda yapılan ilk savunmanın Sokrates ile başladığını kabul eder.

Peki hiçbir yazılı eser kaleme almamış olan Sokrates –ki yaşadığı zamanın da ünlü bir filozofu olması sebebiyle bu durum, kendisinin ayrıca ilginç bir özelliğidir- nasıl bir insandı? Hakkındaki tüm bilgilere o zamanın tarihçilerinin, kendi talebelerinin ve özellikle Platon’un eserlerinden ulaşıyoruz. Atina’da doğan, Atina ve Sparta arasındaki Pelepones Savaşı’nın ilk yıllarında askerlik yaparak kahramanlıklar gösteren Sokrates, savaşlarda en öne atılacak kadar cesurdu. Herkesle kolaylıkla dostluk kurabilen, konuşmayı seven, her konuyu açık bir şekilde tartışmaktan çekinmeyen bir yapısı vardı. Her zaman, bilgisinin yetersiz olduğunu ileri sürerdi. ‘Tek bildiğim şey, hiçbir şey bilmiyor olduğumdur’ sözü de ona aittir.

Evli ve çocuk sahibi olmasına rağmen evine pek bağlı olmayan Sokrates, Atina sokaklarında ve meydanlarında günlerce halkla konuşarak onları düşünmeye yönlendirir, sorular sormak suretiyle konuşturmaya çalışırdı insanları. İnsanın kendini bilmesi ve tanıması gerektiğini anlatırdı. En çok erdem üzerinde durur, erdemsizliği bilgisizliğe bağlardı.

Bu konuşmaları sırasında devlette yanlış gördüğü şeyleri de eleştirmiş, özellikle de yaşadığı dönemde Atina kent devletinin güçlüden yana olan kanunlarını hedef almıştır. Sürdürdüğü sade yaşam ve kölelere yakın durması sonucunda işler çığırından çıkmış, kendisine karşı cephe alınmıştır. Ve sonunda ‘Tanrılarımıza inanmıyor, yanlış inançlarıyla gençlerimizi zehirliyor’ suçlamalarıyla Atina Beş Yüzler Meclisi’nde yargılanması süreci başlamıştır. Duruşmanın başında, yargılama öncesi yemin geleneğine uygun olarak adil davranacaklarına Zeus ve Apollon hakkı için yemin eden meclis üyeleri, savunmasının ardından Sokrates’i ölüme mahkum etmişlerdir.

İğneleyici ve alaycı ifadeler de içeren savunmasıyla ölüme adeta meydan okuyan Sokrates, bu son konuşmasında asilleri, kendisini yargılayanları, devlet düzenini ve yaşamı sorgulamış; tükenmekte olan bir şeyi tutmaya çalışmayı anlamsız bulduğunu belirterek ölüm cezasının infazı için getirilen baldıran zehrini içerek ölüme gitmiştir. Aslında Sokrates ne mevcut iktidara isyan etmiş, ne de halkı bunun için kışkırtmıştır. Yaptığı tek şey, bildiklerini anlatmak ve yanlış gördüğü şeyleri eleştirmek olmuştur. Bu da zamanın yöneticilerinin çıkarlarına uymamış, onları düzenlerinin bozulacağı kaygısına itmiştir. Sokrates, savunduğu fikirlerden vazgeçmek pahasına yaşamayı hakir görmüş, verilen cezayı seve seve kabul etmiştir. Aşağıda yer alan kısım, Sokrates’in bu son konuşmasının bir bölümüdür. Sokrates’in savunması, dünya hukuk tarihinde ilk kapsamlı savunma kabul edilmekte ve çeşitli ülkelerdeki hukuk fakültelerinde ders olarak okutulmaktadır.

“Atinalılar! Beni suçlayanların üzerinizdeki etkisini bilemiyorum. Fakat bana yapılan suçlamalar o derece inandırıcıydı ki ben dahi dinlerken az daha kim olduğumu unutuyordum.

Ey Atinalılar, gerçek şudur ki tek gerçek bilge vardır, o da Tanrı’dır. Ve Tanrı, bu bilmecesiyle insanların bilgeliğinin aslında bir hiç olduğunu veya çok az şey ifade ettiğini göstermeyi amaçlıyor. Bu işte benim ismimi, sadece bir misal olarak kullanıyor ve şöyle demek istiyor: ‘Ey insanlar sizin en bilgeniz, Sokrates gibi kendi bilgeliğinin gerçekte bir hiç olduğunu bilendir.’

Belki içinizden birisi şöyle diyecek: ‘Peki Sokrates, seni ölüm cezasının eşiğine getiren böyle bir hayat yaşamaktan utanç duymuyor musun?’

Ona şöyle cevap veririm: Yanılıyorsunuz, hiçbir şeye değmeyen bir adam bile, hayatını ölüm ve yaşam ihtimallerini hesaplayarak geçirmemelidir. Düşünmesi gereken tek şey, yaptığı işin iyi mi, yoksa kötü mü olduğudur; yani iyi bir adam olarak mı, yoksa kötü bir adam olarak mı yaşadığıdır.

Hiç kimse başa gelebilecek en büyük kötülük sanılan ölümün belki de en büyük iyilik olduğunu bilemez. Bu bilgisizlik, yani kişinin bilmediği şeyi bildiğini zannetmesi, onursuz bir cehalet değil midir? İşte sadece bu bakımdan diğer insanlardan farklı olduğumu düşünüyorum ve belki de bu bakımdan onlardan daha bilgeyim. Çünkü ölümden sonrası hakkında bir şey bilmediğim gibi, bilmediğimin de farkındayım.

Savaşta olduğu gibi hukukta da, ne ben ne de bir başkası ölümden kurtulmak amacıyla gayret göstermelidir. Çarpışma sırasında çoğu zaman görülür; adam, silahlarını bırakır da düşmanının önünde diz çökerse ölümden kurtulacağı kesin gibidir. Ve eğer bir adam, her şeyi söyleyecek ve yapacak kadar güçsüzse her tehlike karşısında ölümden kaçmak için sayısız yol bulabilir. Zor olan, ölümden kurtulmak değil; haksızlıktan, kötülük yapmaktan kaçmaktır. Çünkü o, ölümden daha hızlı koşar. Sizin istediğiniz gibi konuşup yaşamaktansa, kendi istediğim gibi konuşup ölmeyi yeğlerim.

İnsanları öldürerek, yaşadığınız kötü hayatın kınanmasından kurtulacağınızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bu, ne mümkün ne de şerefli bir kaçış yoludur. En kolay ve en asil yol, başkalarını susturmak değil; kendinizi mümkün olduğunca iyileştirmektir. Beni ölüme mahkum edenlere söyleyeceğim son söz budur…

Fakat neden sevgili dostum Krito, sıradan çoğunluğun düşüncesine bu kadar önem veriyorsun? Dikkate alınması gereken, gerçekten düşünceli insanlardır; onlar gerçekleri olduğu gibi kabul edecektir…

Hiç kimsenin hiçbir zaman isteyerek haksızlık yapmaması gerektiğine mi inanıyoruz, yoksa bu, duruma göre değişir mi? Genelde kabul ettiğimiz şekilde haksızlık yapmak her zaman kötü ve onur kırıcı mıdır? Yoksa önceden kabul ettiğimiz bütün fikirleri şu birkaç gün içinde fırlatıp attık mı? Yoksa bu yaşımızda sen ve ben, bütün hayatımızı bir çift çocuktan farksız olduğumuzu anlamadan, bütün bu ciddi tartışmaları yaparak mı harcamışız? Yoksa çoğunluğun görüşüne aykırı da olsa, daha iyi veya kötü sonuçlar doğursa da, söylediğimizin doğruluğunda ısrar mı edeceğiz? Yani ‘Haksızlık, onu yapan için her zaman kötü ve onur kırıcıdır’ diyecek miyiz, demeyecek miyiz?

O halde hangi şartlarda olursa olsun hiç kimse haksızlık yapmamalıdır.

Ve gerçek filozoflar bunları dikkate alınca, düşündüklerini şu sözlerle ifade etmeyecekler mi? ‘Biz bedendeyken ve ruh, bedenin kötülükleriyle karışmışken, ‘bizim arzumuz yerine gelmeyecek’ sonucuna vardıran bir düşünce yolu bulmadık mı? Bizim arzumuz, hakikattir. Çünkü bedenimiz, sadece yemek gereksinimi nedeniyle sayısız karışıklığın kaynağıdır, bizi yakalayan ve gerçek peşinde koşmaktan alıkoyan hastalıklara maruz bırakır. Bizi aşklarla, hırslarla, korkularla, her çeşit hayaller ve budalalıklarla oyalayarak düşünce gücümüzü elimizden alır.’

Savaşlar, çarpışmalar, ayrılıklar neden ileri gelir? Beden ve onun hırslarından değil mi? Bütün savaşlar, para sevgisinden çıkar ve para, beden için ve ona köle gibi hizmet için elde edilir. Ve bütün bu engellemeler nedeniyle felsefeye verecek zamanımız kalmaz; sonuncusu ve en kötüsü, vücut bize boş zaman tanısa ve biz de kendimizi düşünmeye versek bile her zaman bunu kırıp içimize girer; sorgulamalarımızda kargaşaya ve kafamızın karışmasına neden olur ve bizi öyle şaşırtır ki gerçeği görmemizi engeller.

Bu, bize şu tecrübeyle ispatlanmıştır ki bir şeyin saf bilgisine sahip olacaksak, vücuttan dışarı çıkmalıyız. Ruh, eşyayı kendi kendine görmeli, ancak ondan sonra istediğimiz ve sevdiğimizi söylediğimiz şeylere ulaşabiliriz. Bilgelik, yaşarken değil; tartışmanın gösterdiği gibi, ancak ölümden sonra elde edilir. Çünkü ruh, bedenle arkadaşlık içindeyken saf bilgiye sahip olamaz. Ve neticede şu iki şeyden birisi takip eder bunu; bilgi ya hiç elde edilemez ya da ölümden sonra elde edilir. Çünkü ruh, ancak ölümden sonra bedenden ayrılır ve kendi başına var olur. Şu anki hayatta bedenle en az ilişkimiz ve birlikteliğimiz olduğu zaman bilgiye en yakın olduğumuzu düşünüyoruz ve Tanrı bizi serbest bırakmayı lütfedene kadar kendimizi saf ve temiz tutmaya çalışıyoruz.

Böylece vücudun aptallıklarından kurtularak saf olmayı ve safla görüşmeyi sürdürmeyi ve bence hakikatten başkası olmayan safî mükemmellikte var olanları kendi başımıza bilmeyi bekleyebiliriz. Çünkü karışık olan, saf olanı elinde bulunduramaz. İşte bunlar, Simias, bilginin gerçek âşıklarının, düşünmeden ve birbirlerine söylemeden edemedikleri sözlerdir.

Ve ölümün yaklaşmasından yakınan bir adam görürsen onun bu isteksizliği, bu kişinin bilgeliğe âşık değil; vücuduna ve muhtemelen aynı zamanda paraya veya her ikisine âşık birisi olduğuna yeter bir delil değil midir?

Ancak belki de bir korku, zevk veya acının başka bir korku, zevk veya acıyla sanki bunlar madenî paraymış gibi değiştirilmesi -yani büyüğü küçükle değişmek- erdem ölçeğine göre doğru bir değişim değildir. Sevgili dostum Simias, bütün bunların değiştirilmesi için sadece bir tek doğru para yok mudur? İşte bu bilgeliktir ve sadece bununla birlikte gerçek cesarete, ölçülülüğe veya adalete ulaşırız. Gerçek erdem korkuların, zevklerin veya benzeri diğer iyilikler ya da kötülüklerin ona katılıp katılmamasının hiçbir önemi olmadığı, kendisine bilgeliğin eşlik ettiği şey değil midir? Fakat bilgelikten ayrılmış ve birbirleriyle karışmış bu tip şeylerden oluşmuş erdem, gerçeklikte yoktur. Gerçek, çok uzaklardadır; adalet ve cesaret, gerçekte bütün bunlardan arınmaktır ve bilgeliğin kendisi, belki bu saflığı sağlayandır.

Fakat şimdi ruhun ölümsüzlüğü açıkça ortaya konulduğuna göre onun için en yüksek erdemi ve bilgeliği elde etmek dışında bir serbest kalış veya kurtuluş yoktur. Çünkü ruhun öteki dünyaya olan yolculuğu sırasında yanında götürebileceği tek şey eğitim ve terbiyedir ve bunlar, oraya olan yolculuğun en başında karşılaşabileceği en büyük faydadır.

Son olarak, hayatlarını daima dindarlık ve iyilik içinde geçirmiş olanlar, bu dünyevî hapishaneden kurtulurlar ve yukarıdaki saf ve temiz evlerine gidip gerçek dünyada ikamet ederler.

Sağduyulu bir adam, ruh ve onun oturacağı yerler hakkında anlattığım şeylerin tamamen doğru olduğunu iddia etmemelidir. Ancak ben şunu söyleyebilirim ki; ruhun ölümsüz olduğu gösterildiğine göre bir insanın bu çeşit bir şeyin doğru olduğunu düşünmesi, yanlış ve değersiz değildir. Bu, alınmaya değer bir risktir ve kişi buna benzer kuvvetli sözlerle kendini teskin etmelidir.

Atinalılar! Çocuklarım büyüdükleri zaman, erdemden çok zenginliğe ya da başka şeylere düşkünlük gösterecek olurlarsa, ben sizinle nasıl uğraşmış isem siz de onlarla uğraşınız. Onları uyarınız. Önem vermeleri gereken şeye önem vermez, bir hiç oldukları halde kendilerini bir şey sanırlarsa; ben sizi nasıl azarlamışsam, siz de onları öyle azarlayınız. Bunu yaparsanız bana da, oğullarıma da iyilik yapmış olursunuz.

Artık ayrılma vakti geldi. Yolumuza gidelim. Ben ölmeye, siz ise yaşamaya… Hangisi daha iyi? Bunu Tanrı’dan başka kimse bilemez.”

  • Site İçi Yorumlar