İlk Türk Müslümanlar: Kürşad ve Türk İstihbaratı

kürşad gerçek tarih kulübü

Bu yazımızı daha iyi anlamak için buraya tıklayarak daha önceki yazımızı okuyunuz.

Not: Birazdan okuyacağınız yazıda geçen konuşmalar , okurların daha iyi anlaması için bizler tarafından hayali olarak eklenmiştir.

Bu yazımızda, İlk Türk Müslümanlar? , Müslüman Olan İlk Türk Devleti? , Ateşoğulları Kimdir? , Persler Kimdir? , Tapınak Şövalyeleri Kimdir? , Lao Şang Kimdir? , Çin ve İran İlişkisi? , Türkler Nasıl Müslüman Oldu? , Hz. Ömer ve Kürşad? , Bilge Kağan Ve Çinliler?, Türk İstihbaratının Sırları? gibi soruları yanıtlayacağız.

Metehan’ın Hatası ve Ateşoğulları ile İttifak Kuran Çinliler

Metehan ölmeden çok büyük bir hata yaptı. Devletinin başına getirdiği oğlu, Heyet’in de başına getirdi. Aslında iyi niyetli olarak yapılan bu hareket, yavaş yavaş Heyet’in gizliliğini de yok etmeye başladı. Çünkü oğlu, Metehan kadar zeki ve sırrı saklayabilecek kadar değildi. Nitekim bu zayıflamayı gören Çinliler tekrardan toplanmış ve dağıttığımız Altılar Meclisi’ni tekrardan harekete geçirmişlerdi. Lakin yine de Heyet’e kafa tutacak güce sahip değildiler. Bunun için başka biriyle anlaştılar. Onlar kim mi ? Ateşoğulları , Perslerin yani şimdiki İranlıların, bizim kurduğumuz gibi devleti perde arkasından yöneten gizli teşkilatları. Ateşoğulları denmesinin sebebi  ise ateşe tapmaları ve ateşi ilah olarak görürler. Yani bir bakıma kendilerine ateşin oğulları derken, ilahın oğulları demek istiyorlardı. Her ne ise bu kadar da önemli bir şey değil önemli olan bu iki Heyet’in birleşip bizi yenmiş olması.

Babası kadar zeki ve tecrübeli olmayan Metehan’ın oğlu Lao Şang, Heyet’î koruyamadı.

Tarih sahnelerinde Lao Şang’ın tarihi devleti büyüttüğü yazar. Devleti büyüttü bu savaş devletler arası bir savaş olmamıştır. Savaş yerin altında teşkilatlar arası bir savaştı ve yenilen ise Heyet’in kendisiydi. Ve devleti ne kadar yüceltirsen yücelt, o devleti koruyan bir iç mekanizma yoksa yahut  başkalarının eline geçmişse, o devlet sadece göstermelik olur ve ölümü de yakın olur. Nitekim Heyet zaten Lao Şang’ın hayatının son üç senesinde yenilmişti ve öyle ki yedi üyemizden beşi de esir alınmıştı. Nitekim tarihi bir araştırma yaparsak, Lao Şang’dan sonra tahta geçen oğlu Kün Çin döneminde, devlet ne kadar dıştan bir yenilgiye uğramasa da içten bir yenilgi yaşamış ve kurduğumuz o koca devlet Çinlilerin entrikalarıyla çözülmeye başlamıştır. İşte o zaman yepyeni bir karar alındı.

Alınan kararla yerin altından daha da derine inecek ve artık devletin istihbaratından bambaşka bir istihbarat olacaktık, olduk da zaten. Bundan sonra başımıza bazı istisnalar hariç, hiçbir zaman devlet yöneticilerini geçirmedik. Bundan sonra emri alan biz değil, tam tersi emri veren biz olduk ve işte asıl o zaman başladı Heyet’in hikayesi. Artık Heyet’in bir değil, iki düşmanı vardı. Biri Altılar Meclisi, bir diğeri ise Ateşoğulları ve sonları da daha nice teşkilatlarla düşman olacaktık.

İranlılar ile Çinlilerin anlaşması, tarih sahnesinde var mı hep birlikte bakalım.

MÖ 138 tarihleri arasında Baktria denilen yerde, Çin ve İran ilişkilerini görürüz. Bizim anlattığımız ise aslında onların neden anlaştığı yönündedir.

Hun Hükümdar Rugan ve Yeğeni ATİLLA

Heyet ilk yenilgisini aldıktan sonra devlet de yavaş yavaş yok olmaya başladı. Heyet ise  tekrar toparlanmak adına ve sırrı korumak için tüm hücrelerini uykuya geçirdi. Uzun bir süre Türkler bölük yaşadılar fakat biz onları hep el altından bir tutuyorduk. Zaman geçip de artık  Heyet’in sistemini  düzenlediğimize inandığımız bir vakit, tekrardan uyuyan hücrelerimizi uyandırdık ve tekrardan sırrı açmaya karar verdik. Ardından Hun Hükümdarı Rugan’a güç verdik ve devleti sistemleştirdi.

Sır ona açılmadı sadece güç verildi farkında değildi. Verilen güçle devleti sistemleştirip tekrardan ve tümden Heyet’in kontrolü altına alındı. Devleti tümden kontrol altına aldıktan sonra sır açıldı.

Bizim için ne kadar kan önemli olsa da ondan daha öncelik olarak bulundurduğumuz bir şart var ki o da inanç dolu bir zeka. Rugan’ın oğlunda bu görülmedi ama yeğeni bu iş için adeta biçilmiş bir kaftandı. Yeğeni Mancuk oğlu Atilla’dır. Atilla bu işi kabul etti mi konusuna gelecek olursak verecekleri görev  için insanlar baş verirdi. Kime açıldıysa bu sır, onun için en büyük şereftir. Gidilip bu görevi kabul ediyor musun diye sorulmaz. O adamı Heyet’e, yani  önlerine getiririler ve sorarlar “ Bu adamı kabul ediyor musun etmiyor musun?” diye. İşte o gün Atilla da kabul edilenlerden ve sırrı açılan adam olmuştu. Atilla’lı günler başlayacak fakat defterini de tez dürecektiler. Neden mi  ; çünkü savaş açmaya kalkıştı. Atilla’ya sadece sır açılmadı, ona Heyet’in tüm gücünü de açtılar ve onun inandırıcı, gayreti ile Türkleri öyle yüceltti ki cihan önlerinde tekrardan eğilmişti. Koca roman dedikleri  imparatorluğu bile dize getirmiş, vergiye bağlamışlardı.

Atilla bir papazın ısrarıyla Roma seferini yarıda kesip geri dönüyor bunun olmasına neden izin verildi sorusuna gelecek olursak izin verilmedi bunu isteyende zaten onlardı. Bunun iki nedeni var. Bir, doğu da hareketlenmeye başlayan Çinliler ama ikinci en önemli mesele ise Hristiyanlığa geçmek istemeleridir. Nitekim o zamanlar, yani  450’li yıllarda zaten İslam yoktu ve o doğru dindi.

Geçmeyi düşünüyorlardı, hatta Heyet içinde geçenler bile oldu fakat bir süre sonra bu dinin onlara ters  olduğunu fark ettiler. Bu din, adeta papazların dini idi. Onlarda en yüce olan Tanrı, daha sonra hakanızlardır.  O dinde Tanrı’dan sonra  en yüce kişi papazdır ve her şeyden öte papazın tıpkı bir Tanrı  gibi görevleri  vardı ve anladılar ki bu din doğru din değildi.

Budizme Geçen Türkler

Daha sonraları Uygurlar zamanında, Uygur Hanı Baga  Tarkan  Han devrinde et ve av yemenin yasak olduğu Budizm dinine de geçilmişti ve oda türkleri etkiledi. O zaman o dine niye geçildi sorusuna cevabını birlikte görelim.

Onlar geçmedi o dine. Hükümdar geçti. Onlar katiyen bunu yapmamasını söylemelerine rağmen geçti fakat bu hamlesi hayatının sonu oldu. Eğer araştırırsanız onların emirlerini dinlemeyip Budizm dinine geçen Uygur Hanı Baga Tarkan Han’ın, bizzat kardeşi Tun Baga Han tarafından öldürüldüğünü görürsünüz. Ona engel olunmadı çünkü öldürmesini onlar istedi. Anlamışsınızdır sanırım. Tun Baga Han’a abisi Baga Tarkan’ın öldürülesini söyleyen onlardı. Emirlerinin dinlenmemesi kalemini kırmalarına sebep oldu.

Beş yıl bu dinde kalınsa da halka bunu yapmadılar. Bir süre sonrada hem o dini terk ettiler hem de Atilla’nın kalemini kırmış idamını yazmışlardı.

Atilla’nın Fişini Derin Devlet Çekti

Atilla’ya verilen güç onu öyle yüceltmişti ki dünya da onun ayağını öpmeyecek bir kral, bir imparator yoktu. Dünya onun kölesi, onun hizmetkarı olmuştu. O alemde ondan tek yüce bir kurum vardı, o da onlardı. Atilla hırsına yenildi, onları da yok edip gücü tümden ele almak istedi.

Hırsının bedelini canıyla ödedi  eğer araştırırsanız karısı tarafından zehirlendiğini görürsünüz. Ama o zehri veren karısı değildi, Heyet’in yatağına casus olarak soktuğu, Heyet’in casusu olan karısıydı. Atilla zannediyordu ki güç bendedir , devlet benimdir. Halbuki heyet olarak onlar, devletin sahibi değil, devletin ta kendileriydi. Atilla bunu anlayamadı ve bedelini de canıyla ödedi. Onunla beraber ona itaat edip onlara ihanet eden bakanları da öldürmeye başladılar. Bazıları bu olayın farkına vardı da hemen harekete geçip askerleri  hareketlendirmeye başladılar ve Atilla’nın yerine  geçirilen oğlu İlek Han’a değil, diğer oğlu Dengizek Han’a biat edip emirlere karşı geldiler. Karşı gelmelerinin sebebi  öldürüleceklerini bilmeleri son çırpınışlarını yapıyorlardı. Onlar emir verdi İlek Han’ın üzerine yürümesi için. Yürüdü de. Yıktılar fakat hesapta olmayan bir Heyet tarafından da yıkıldılar.

Bu heyet “ Tapınakçılar’dı. ”

Tapınakçılar Sahnede

Tapınakçılar bu iç savaşı fırsat bilip Avrupalıları birleştirdiler de üzerlerine yürüdüler ve aynı zamanda Altılar Meclisi de bastırınca,üç ateş arasında kaldılar. Aslında ikisini de güçleri yeterdi ama iç savaşla beraber işleri çok zorlaştı ve Avrupalılarla yaptıkları Nedao muharebesini ne yazık ki kaybettiler ve bu savaşta onların adamı İlek de öldü. Onun yerine bu karmaşayı fırsat bilen hain Dengizek geçti. Onun başa geçmesiyle de zaten savaş sona erdi devletin başında Tapınakçıların kuklası olmuş Dengizek vardı. Tapınakçılar, Dengizek’i kullanarak türkleri istediği gibi yönetiyorlardı.

Türk beylere emir verdiler. Devletinize isyan edesiniz. Edeseniz ki devletiniz gücünüzü kaydetsin. Nitekim hepsi de emirlerine boyun eğdi de kabul edildi. İsyanları ve çıkardıkları yeni iç savaşla devlet güçsüzleşti ve tapınakçıların türkleri kuklaları gibi yönetme hayalleri boşa çıktı. Türkler yine bir süreliğine ayrı yaşadılar, tekrardan hücrelerini uykuya geçirdiler.

Hücrelerini uykuya neden geçirdiler sorusuna gelecek olursak ; eğer uykuya geçirmezseler Heyet’in sırrı açığa çıkardı. Sırrı korumak adına ve zamanı geldiğinde dirilişi tekrardan gerçekleştirecek gücü toplamak amacıyla bunu yaparlar. Ve nitekim Tapınakçıların kontrolünde olan Türkleri otuz yıl gibi bir süre de ayırabildiler. Paramparça olunca, Türkler tekrardan uyuyan hücreler uyandırılmaya başlandı, parçalar tekrardan birleşsin diye. Ne zaman parçaları birleştirmeye başlansa Tapınakçılar ve Altılar Meclisi üzerlerine geliyordu. En sonunda yine başardılar. Bumin Kağan’a verilen güçle, 522 yılında o kaça devletlerden  biri olan Cücenlere diz çöktürmüş fakat bu sefer tam hakimiyeti alamıyorlardı. Aslında 640 yılına kadar Gök Tengri adına yeryüzünü titrettiler fakat bu sefer dünya ya direkt diz çöktüremediler.  Karşılıklı satrançtı yaptıkları, bir Altılar Meclisi bir Heyet olarak üstün geliyorlardı. Fakat onlar etkilerini arttırmış ve tarihler 640’ ı gösterdiğinde, içlerindeki fitne ateşine de salarak Türkleri paramparça ediyorlardı. Öyle bir hale gelmeye başlamıştı ki Türkler, ne zaman bir diriliş gerçekleştirmek isteseler bunu kendilerinde görmeyen, tabiri caizse pısırık bir nesil ortaya çıkmıştı. Adeta Çinlilerin hakimiyetine girmiş ve esir olmaktan da o kadar gocunmayan bir hale gelmişti, getirilmişti nesilleri.

Müslümanlar ve Türklerin İlk Karşılaşması

Asya’nın doğusunda bunlar olurken, batısında ise Maveraün- nehir’e, yani sınıra Müslüman Araplar gelmişti.639 yılında, (Peygamberimiz Hz. Muhammed sav‘ ın vefatından yedi yıl sonra) Ordular karşı karşıya gelmiş, bir yandan Hz. Ömer’in ordusu, diğer yandan Türk komutan ve ordusu.

Türklerin ve Müslümanların ilk karşılaşmasıydı bu karşılaşma. Hz. Peygamber vefat ettikten sonra İslam devletinin başına Hz. Ebubekir geçmiş, iki yıl sonra o da vefat etmiş ve yerine Hz. Ömer geçmişti. Hz. Ömer devrinde Müslümanlar arasında bir münafık çıkmıştı. Adı Sebe. Bu aslında bir Yahudi idi ama söz de Müslüman olarak görünüyor ve Müslümanların içini karıştırıyor, aralarını kızıştırıyor idi. Hz. Ömer bu haini fark edince peşinden askerler göndermiş fakat Yahudi hain Sebe bunun haberini önceden almış ve toplamış kandırdığı taifesini, kaçmaya başlamıştı. Hz. Ömer de ardından otuz kişilik bir birlik göndermişti ve emri kesindi, bulunacak ve  infaz edilecekti. Nitekim birlik peşine düşmüş fakat Yahudi Sebe onlardan kurtulamayacağını anlayınca Türklerin sınırına girmiş ve Türklere sığınmıştı. Fakat Müslümanlar takibi bırakmamış, onlar da sınırı geçerek peşinden takip etmeye devam etmişti. Bunu haber alan Türk komutan, ordusunu hemen toplayıp sınırını geçen Müslümanların üzerine sürmeye başladı ve bir süre sonra iki güç karşı karşıya geldi. Türk komutan girdi söze:

-“ Burası biz Türklerin sınırı, geri dönmezseniz bunu savaş sayarız ve bedelini de ödersiniz. “

Arap komutan cevap verdi:

-“ Biz sizinle savaşmak istemiyoruz. Biz sadece size sığınan şu haini, Yahudi Sebe’yi bize teslim etmenizi istiyoruz. “

“ Biz bize sığınan kimseyi başkasına vermeyiz. Hem nereden bilelim zulümden kaçıp buraya gelmediklerini. Eğer gücünüz yetiyorsa bir savaş çıkarmazsınız, karşılıklı tekli savaş yaparız ve kazanın dediği olur. Hem bu, siz Arapların da adetidir.”

-“Bak ey Türk komutan, ben sizinle savaşmak istemiyorum. Sadece o haini verin gidelim. Eğer vermezseniz Ömer’in sözünü yerde bırakmam. Gerekirse savaşırız da şu sadece otuz birliğimizle.”

-“O zaman savaş başlasın. Bakalım kim daha güzlü çıkacak. Görelim bakalım, sizin Allah’ınız mı yoksa bizim Gök Tengri’miz mi daha yüceymiş.”

Bu söz üzerine Müslüman komutan düelloyu kabul eti ve askerlerinin arasından göze en çelimsiz geleni seçip gönderdi. Türk komutan da en iyi askerlerinden birini de öne sürdü ve bağırdı:

-“Ne o Müslüman komutan, gönderecek adam mı bulamadın da böyle çelimsiz bir askeri öne sürüyorsun.”

Herkes gülüşmeye başlamıştı ve bu arada düello başladı. Bir yandan çelimsiz bir asker, diğer yanda ise en iyi askerlerden bir Türk asker. Savaş başlamıştı fakat o da ne! Daha başlar başlamaz bitmişti. Çelimsiz denilen o asker, tek vuruşta parçalamıştı Türk askerini. Herkes şaşkındı, neler oluyordu. Hemen en iyi adamını gönderdi Türk komutan fakat oda çok sürmedi, onu da devrildi Müslüman asker. Ne oluyordu böyle  . bu askeri bir şey değildi. Resmen ilahi bir güç onlara yardım ediyordu. Türk komutan  kendi ordusuna geri dönmesini ve Yahudi Sebe’nin Müslümanlara verilmesini emretti. Daha sonra atını Müslüman komutanın yanına sürdü  ve konuşmaya girdi:

-“ Tanrın seni  korusun, gerçekten savaşmayı iyi bilen askerin varmış. İstediğin adamları da sana veriyorum. Korktuğum için değil, hem sözümü tutak için hem den senin haklı olduğuna inandığım için. Sizinle savaşmayacağız.”

O anda Müslüman komutan söze girdi:

-“Zaten siz bize savaş açmadan. Biz size asla savaş açmazdık.”

Şaşırmıştı Türk komutan.

-“Neden ki “

-“Çünkü Peygamberimiz yasakladı.”

-“ Sizin peygamberiniz mi ? kim o?”

-“ Adı Muhammed (sav)”

-“ Size ne dedi ki?”

-“ Türkler sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın (Muaviye Bin Hudeyc).”

-“ Bak gördün mü peygamberiniz de bizim gücümüzü farkında imiş.”

-“ O sizin gücünüzden ötürü değil. O, size olan merhametinden ötürü bunu söylemişti çünkü o sizin bir gün Müslüman olacağınıza ve tek olan Allah’a inanacağınıza inanıyordu.”

-“ Bizim ilahımız Gök Tengri’miz var zaten.”

-“Bizim de Allah’ımız var ama bil ki o tek ve yücedir. O’ndan başka ilah yoktur ve o her şeye gücü yetendir.”

-“Neden öyle oluyor ki?”

-“Komutan biraz düşünsene, öne sürdüğüm çelimsiz askerim, senin en iyi iki adamını devirdi.”

-“Tamam, o konuda ben de şaşkınım. Peki ama başka nasıl açıklayabilirsin ki?”

-“Komutan her gücün diz çöktüğü güç nedir bilir misin? Şu kalpteki imandır ve inandığım şu İslam’dır.”

Durdu bir anda Türk komutan. Dondu yüzü. Gerçekten haklı olabilir miydi? Gerçekten bu din doğru din olabilir miydi ? sonra tek bir soru sordu:

-“Bu dine herkesi alıyor musunuz ?”

-“ Bu din bizim değildir, Allah’ın dinidir. İsteyen herkes girebilir.”

-“Nasıl girilir ?”

Gülümsedi Müslüman komutan.

İlk Türk Müslümanlardan Kürşad

Toplanmıştı Heyet, konu Araplardan çıkan peygamberdi. Hz. Peygamber’in vefatından yedi yıl sonraydı. Karşılarında ise Hz. Ömer’ in komutanıyla karşılaşmış ve konuşmuş Türk komutan vardı. Adı Kürşad. Kürşad’a sordu:

-“ bu din hakkın da ne dersin?”

Kürşad:

-“Efendim, onların inandığı din ile bizim inandığımız din arasında neredeyse hiç fark yok gibi. Tek farkımız varsa onların peygamberlerinin ve kitaplarının olması.”

O arada Heyet’ten başka biri girdi söze:

-“Kürşad, senin görüşlerine hep biz değer verdik fakat Atilla zamanında da Hristiyanlığı doğru din bellemiştik.”

-“Hayır, efendim hayır. Sözünüzü kestim affedin ama bu öyle bir şey değil. Hem biz o dine neden inanmıştık? Ondan önce, Metehan zamanından gelen Dede Korkut bize gelecek son peygamberi haber vermiş ve biz de o dine son din zannetmiştik ama sahtekar papazların hakim olduğu bir din haline geldiğini hepimiz gördük. Hem size orada yaşadığım olayı anlatmadım mı? Bir çelimsiz asker benim en iyi iki askerimi devirdi. Sizce bunun savaşçılıkla alakası olabilir mi?”

Herkes suskundu. Bu arada Heyet’in başkanı girdi konuya:

-“Neyse bu konuyu daha sonra konuşacağız. Biz seni aslında başka bir mesele -için buraya çağırdık Kürşad.

-“Buyurun efendim.”

-“Bildiğin gibi Türk halkı resmen Çinlilerin egemenliği altında esir olarak yaşamakta ve biz ne zaman diriliş ateşini yakmak istesek, içindeki ateş söndürülmüş Türk halkıyla karşılaşmaktayız. Kürşad, birileri bu uyutulmuş Türk halkına aslında kim olduklarını öğretmeli ve bunu da bizden başka kimse yapamaz. Metehan’ımız da zaten bundan dolayı bize bu gücü bu emri vermedi mi? Lafı çok uzatmaya gerek yok Kürşad. Uygulamaya sokacağımız planla Türklere kim olduklarını öğretecek ve onların dirilişini gerçekleştireceğiz.”

-“Ne yapacağız efendim?”

-“ En iyi kırk adamını topla ve hepsine ölmeye hazırlar mı değiller mi sor. Hazır olanlarla birlikte Çin sarayını basacak ve yapabilirsen kralı da öldüreceksin. Ama şunu bil ki Kürşad, bu yolda ölme  ihtimalin çok yüksek.”

-“Efendim, ben ve adamlarım davamız uğruna bir değil bin kez ölmeye hazırız. Peki, efendim yanlış anlamazsanız bir şey soracağım. Bunu neden yapıyoruz?”

-“Bu soruyu sormak hakkınızdır zaten Kürşad. Soruna gelince, senin bu yaptın şeyi tüm beyinleri uyutulmuş Türk halkına yayıp, aslında onlara kim olduklarını göstereceğiz. Senin bu fedakarlığını kullanıp, onların sönmeye yüz tutmuş o içlerindeki alevi tekrardan parlatacak ve tekrardan ayağa kaldıracağız. Zaten Türk halkı bir uyanmaya dursun , artık kim durabilir önünde?.. Sana son kez söylüyorum Kürşad, bu yolda son karşılaşacağın kişi Azrail’den başkası olmayacaktır.”

Efendim, siz de şunu çok iyi biliyorsunuz ki önemli olan şu fani beden değil, baki olan yüce davamızdır. İzin verirseniz ben hemen yarın harekatı başlatmak isterim.”

-“izin senindir. Gazan mübarek olsun, töremiz daim olsun, ruhlarınız şimdiden Şad olsun. Gök Tengri’ye emanet olsun.

-“Sizde Allah’a emanet olun efendim.”

Şaşırdı bir anda Heyet. Allah da kimdi? Sordu Heyet’in başkanı?

-“Allah da kim Kürşad?

-“Muhammed’in (sav) Rabbi olan Allah.”

-“ Sen Müslüman mı oldun Kürşad?”

-“Evet ben o gün Müslüman oldum ve inanıyorum ki bir gün sizlerle beraber tüm Türkler de Müslüman olacak” dedi ve çıktı Kürşad.

Hiç kimse hiçbir şey diyememişti. Herkes sadece arkasından baktı Kürşad’ın. Öbür gece başlayacaktı saldırı. Peki Heyet Müslüman olacak mıydı? 

Kürşad ve 40 Çerisi

Ve bir gece vakti başlamıştı harekat. Yağmurluydu hava. Operasyon gizli yürütülüyordu. Tam kırk adam, otuz Çinli asker olarak giyinmiş, diğer on asker de esir alınmış, Türk askerleri rolünde saraya doğru ilerliyorlardı. Hiçbir sıkıntı çıkmamıştı. Saraya kadar girmişlerdi fakat karşılarına bir anda bir saray görevlisi çıkmıştı. Durdurdu onları ve sordu:

-“Nereye gidiyorsunuz böyle?”

-“Saraya girmeye çalışan  on tane Türk askeri yakaladık, kralın yanına götürüyoruz, kendisi görmek istediğini söyledi.”

-“Kral şu an uyuyor. Hem bize böyle bir emir gelmedi. Ayrıca siz kimsiniz?”

İşler karışmaya başlıyordu. Bunu anlayan Kürşad, çekti kılıcını emir verdi askerine:

-“saldırın!!”

Bir anda sarayın içi karışmaya başlamıştı. Karşılıklı savaş sürmeye devam ediyor fakat Çinli okçular yüzünden asker kaybı hızlanıyordu. Hemen Kürşad yedi yiğidini de yanına alarak kralın odasına yöneldi ve orada beş adamını da kaybetti. Uzun bir mücadeleden sonra odaya girmeyi başardı fakat kral ortalıkta yoktu. Pencerenin açık olduğunu fark edince hemen koştu. Kralın ata binip adamlarıyla kaçmak üzere olduğunu gördü. Hemen pencereden atlayıp hançerini krala fırlattı. Onu sırtından vurmuştu fakat öldürememişti. Bir anda onu takip eden okçu meydana çıkmış ve onu ok yağmuruna tutmaya başlamıştı. Onlarca ok yemişti fakat atından düşmemişti Kürşad. O gün orada ölmüş lakin atı onu orada bırakmamıştı. Geldiği yere götürmüştü atı.

Derin Devletin Sır Katibi BİLGE TONYUKUK

Öldürücü yara alsa da ne yazık ki kurtuldu kral. Zaten amaçları öldürmek değildi. Görevini yapmıştı Kürşad. Bu olayı kullanarak tüm Türk halkına aslında Türklerin ne olduğunu, istese neler başaracağını göstermişlerdi. Kürşad’ın yazdığı destan, dilden dile dolaştı da onların bile hayal edemediği bir uyanışı gerçekleştirdi. Aradan yirmi yıl geçti ya da geçmedi, Türkler tekrardan kim olduklarını hatırlamış ve Çin devletine karşı isyanlar tertip ediyordu. Artık taban tamamdı, tek sıkıntı o tabana bir lider lazımdı. Ancak ne zaman iyi bir lideri başa getirseler , Çinliler onu indirmeyi başarıyordu. Diğer planlarını devreye geçirdiler ve sır katibini çağırdılar.

Katip öğretilen Bilge Tonyukuk’ tu.

Zaten hükümdar’ sırrı açmışlardı. Adı Kapgan Kağan fakat dirilişi o gerçekleştirmeyecekti. O bu yolda bile bile ölecekti.

Çinliler yani Atlılar Meclisi başa getirilen her adamın ipini çekiyor ve öldürüyordu çünkü içlerine hainleri o kadar çok sokmuşlardı ki düşündüler ve karar verdiler. Önce hainleri temizleyecek sonra Çinlilerle mücadele edeceklerdi.

Bunun için sır katibi Bilge Tonyukuk’a;

-“Kapgan Kağan’dan sonra tahta, ismini vereceğimiz kişiyi geçireceksin ve ona da sırrımızı açacaksın. O tahta normal yollarla geçmeyecek.

Bizim kendi adamımız, Kapgan Kağan’ öldürerek tahta geçecek ve Çinlilerden gibi görünüp öyle yaşayacak. Daha açık anlatmak gerekirse, hain görünüp hainleri temizleyecek. Daha sonra ise Çinliler onun hain olduğunu fark etse bile önemi yok. Biz zaten gücümüzü elde etmiş olur, onlarla savaşır ve Türkleri özledikleri o bağımsızlıklarına tekrar kavuştururuz.”

-“ Kime açacağız efendim sırrı istemi Yabgu’ya mı?”

-“Hayır, Tonyukuk. O sabırsız ve çok hareketli biri, o bu oyunu oynayamaz. Biri ona hain dediğinde, oyunu bırakıp onun  kellesini uçurur.”

-“Kime açacağız sırrı, onun kardeşine mi?”

-“Aynen öyle tonyukuk, kardeşine. Kardeşi Bilge Kağan’a sırrı açacağız, o bu oyunu sürdürebilir. Ayrıca Tonyukuk, bende çok yaşlandım. Önümüzde ki seneyi belki görürüm belki görmem. O nedenle biz kararımızı verdik. Benden sonra Heyet’in başına sen geçeceksin. Devleti bırak Bilge  Kağan yönetsin, asıl devleti sen yöneteceksin.”

Tonyukuk heyetin başında mıydı sorusuna gelelim.

Tonyokuk heyetin başındaydı hatta tonyukuk o kadar başarılı götürdü ki bu işi, adı sadece kağanların isminin yazabildiği o taş abidelere bile yazıldı.

 Konu ya geri dönecek olursak:

Planlar bir bir işlemeye başladı. Bilge Kağan, Çinlileri uğraştıran adamları Kapgan Kağan’ı öldürüp tahta geçti ve Çinlilerden gibi görünüp bir bir hainleri temizlemeye başladı ve çok da başarılı oldu. Fakat bir süre sonra  Çinliler, Bilge Kağan’ın kendilerinden olmadığını anlayınca hemen harekete geçtiler ve Bilge Kağan’a savaş açtılar. Zaten bu savaş eninde sonunda beklediğimiz bir savaştı. Çoğu Türk beyi bu savaşta Bilge Kağan’dan olsalar da tam yedi Türk boyu Çinlilerin safında olacaktı ve bu ordu onların ordusunu iç katıydı. Yıl 697. Yer Yeşilırmak. Savaş başlamıştı.

Türkler ani bir baskınla harekete geçtiler fakat o da ne? Çinlilerin adeta birbirleriyle savaşmaktalar. Hayır , onlar Çinliler değil , onlar hain görünen yedi Türk boyuydu. Hain denilen ve Çinlilerin safında savaşa katılan o yedi Türk boyu, aslında hain değildi. Savaştan çok önce gelip, yaptıklarından ötürü tövbe ettiler. Yani Bilge Kağan’ın safına katılmak istediler. Bunu kabul ettiler amma hala hain görünmelerini, Çinlilerin safında savaşa katılıp tam savaş vakti saf değiştirmelerini istedik ve böylece ordu içinde bir karmaşa olacak  vurucu hamleleriyle savaşa son noktayı koyacaktılar. Koydular da zaten özledikleri egemenliğe ve o büyük hanlığa kavuşmuşlardı. İkinci Göktürk Hanlığı’ nı tekrardan kurmuşlardı. Yüce bir zaferle Çinlileri alt etmiş, şanlarına şan katmışlardı. Bu olaylar yaşanırken Asya’nın doğusunda farklı hareketlenmeler devam ediyordu. Müslümanlar sınıra, Maveraünnehir’e kadar yaklaşmıştı.

Kaçıyordu Müslümanlar, kovalayan Çinli küffar. Düşmüştü İslam’ın bayrağı, düşürmüştü Çinliler. Artık Hz. Peygamber’in kurduğu İslam devleti yenilmişti. Hem yenen Çinlilerdi. Hızla geriye doğru kaçıyordu Müslüman Araplar. Büyük bir gururla izliyordu Çinli kral olanları ve emir verdi. Hedef Müslümanlar, saldırın ve yok edin. Koca Çin ordusu hızla düştü Müslümanların peşine. Sonra reisleri ölmüş ama İslam bayrağını bırakmamıştı elinden. Çinli kral,  ALLAH (cc) ve MUHAMMED (sav) yazan bayrağı almış, yere atmıştı. Sonra bindi atına, ezecekti İslam bayrağını fakat bir anda sol koluna bir ok saplandı, bu ok Türklerin okuydu. Bir anda ses geldi “ Efendim Türkler geliyor!” ne oluyor böyle demeye kalmadan, bir ok da sırtına saplandı. Ezememişti İslam bayrağını, ezdirmemişti Türkler. Çinli kral gözlerini kaparken hayata her şeyi anlamıştı. Türklerin ve Müslüman Arapların oyununa gelmişti.  Türkler aslında anlatılan o olayla ilk defa Müslümanlığa girmeye başlamıştı. Heyet ilk defa, Kürşad o kapıdan çıktıktan sonra Müslüman olmuştu. Ardından da Talas Savaşı meydana geldi. Bu savaşta plan şöyleydi: ilk başta Araplar saldıracak ve yenilmiş gibi yapıp karken, Türkler ortaya çıkacak ve sağdan soldan bastırıp aldıkları çember içinde onları yok edeceklerdi. Bu Metehan’ın uyguladığı kurt, yani hilal-turan taktiği idi.

Bu planı sunan ise bu savaştan önce Müslüman olmuş Heyet’ti. Bundan sonra Gök Tengri adına değil, göğünde Rabbi Allah adına can verecek, can alacaklardı ve artık Heyet  sadece Türklerin değil, tüm Müslümanların gizli gücü olacaktı. Heyet’in hikayesi asıl şimdi başlayacaktı. Artık Asya’nın değil, dünyanın liderliğine oynayan bir Heyet vardı.

  • Site İçi Yorumlar